Şems, gerçek bir mürşit bulmak amacıyla kendi diyarından çıkar. Nereye gittiyse, kime rastladıysa bakar ki bom boş? Tamtakır kuru bakır. “Vardır elbet bir yerlerde; bu âlem bu kadar boş olamaz” diye düşünür, aramaya devam eder. “Bir yerlerde bir şeyh varmış, insana haberi olmadan hırka giydirirmiş, devlet ve saltanat ihsan edermiş. Ama şimdi ölmüş. Ben görmedim, ama görenlerden duydum” gibi hep böyle boş sözler. “Böylesine bile rastlayamadım. Hâlbuki böyle küçük bir olgunluk ile gerçek bir kemal arasında daha nice mesafeler var. Hâsılı ben şeyhliğe layık kimseyi bulamamıştım” der. Bunu şöyle bir misalle açıklar:
“Bir adam, etrafına topladığı insanlara balığı anlatmakta; büyüklüğünü, şeklini tarif etmekteydi. İçlerinden birisi,
“Sen balık nedir bilir misin, hiç gördün mü ki anlatıyorsun?” Diye sorunca, adam;
“Nasıl bilmem? Yıllarca deniz seferlerinde bulundum ben” der ve anlatımına devam eder. “Balığın deve gibi başının iki yanında boynuzları vardır” deyince adam dayanamaz,
“Sus be adam! Yeter artık! Sen evvela deve ile öküz arasındaki farkı bile bilmiyorsun. Kaldı ki balığı anlatacaksın.”
Şemsi Tebriz’i, zamanının birçok şeyhlerini denemiş, çoğunun değil şeyh, mürit bile olamayacaklarını görmüş. Lakin o zamanlarda insanlar devamlı harpler, yağmalar, eşkıya baskınları yüzünden dünyalarından bezmişler. Bu dünyada bulamadığı huzuru hiç olmazsa öteki âlemde aramak için maneviyata yönelmişler, tasavvufa meyletmişler. O zamanlarda onların bu temiz duygularını istismar eden, “ben şöyleyim, böyleyim, şeyhim, mürşidim” diyenlerden de ortalık geçilmezmiş.
Ben çocukluğumdan hatırlıyorum Merkez camimiz cemaatle dolardı. Biz çocuklar tahtalı merdivenlerinde ya da en arkalarda yer bulabilirdik. Kadrolu imam olmadığı halde namaz kıldıracak onlarca kişi çıkardı. Babam bu yüzden “bizim köyün aşağı mahallelileri hep imam, yukarı mahalleliler müezzin” benzetmesini yapardı. Şimdilerde bakıyorum da imamın izinli olduğu günlerde bir hacı abi de olmasa namaz kıldıracak kimse yok.
Neyse Şems, sonunda Konya’ya gelir ve orada Mevlâna ile karşılaşır; mana âleminin sırlanmış hücresinde yıllarca sürecek sohbetlerine ve dostluklarına başlarlar. 1244 yılı Kasım ayıdır.
Neredeyse sekiz yüz sene evvel. Günümüze benzemiyor mu arkadaşlar? Dünyada kalacağını bile bile şan, şöhret, mal mülk için ne düzenler, entrikalar kurulduğunu, oyunlar oynandığını görmemek için kör olmak gerekmez mi? Ehil olmayanların iş başına getirildiği, amir yapıldığı, liyakatsiz kişilerin çok paralarla kiralandığı, gerçek liyakat sahiplerinin de horlandığı, işten atıldığı zamanları yaşamıyor muyuz? Yani balığı görmemiş insanlar, balıkçı olmuşlar. Fırsatını bulduğu anda, deveyi götürecek amirler, memurlar iş başına geçmişler.
Ben biliyorum ki, doğum tarihini bilemeyen, dört işlemden habersiz kişiler bu ülkede öğretmenlik yaptılar. İlkokulu bitiremeyenler kırk günde öğretmen oldular. İnsan yetiştirdiler. Bu ülkenin kaynaklarını tükettiler. “Sallabaşını al maaşını, devlet malı deniz, yemeyen domuz” taktiği ile ülkeyi sömürdüler. Ne güzel söylemiş Seyrani Baba;
Eyvah fukaranın beli büküldü. Medet ticaretin gücüne kaldık. Eyiler âlemden göçtü çekildi, Bizler zamanenin piçine kaldık… Mahkeme meclisi icat olduğu, çeşme-i rüşvetin akmaklığından. Kaza bela ile âlem olduğu, kazların kadıya uçmaklığından…” Diyor da Seyrani Baba. Şimdi herkes aynısını söylüyor. Lakin arkasında duran yok.
Eh bir yaklaşık yüz elli iki yüz sene sonrasında da Abdürrahim Karakoç;
“Soyguncu soysun da vurguncu vursun, sen ana karnında boşa durursun. Doksan günde çık gel dokuz ay dursun. Doğmaya gayret et doğmaya bebek. Sonra geç kalırsın yağmaya bebek…” Eyvah eyvaah!
“Zamanımızın ahir zaman olduğu, kıyametin iyice yaklaştığı, haber verilen alâmetlerin ortaya çıkmasıyla kendini göstermektedir.İnsanoğlu kendi eliyle dünyayı yaşanmaz hale getirmekte, iklim ve ekolojik dengeyi bozmakta, savaş, terör, katliam, zulüm, işkence gibi cahiliye devrine ait ne varsa zamanımıza taşımaktadır. Allah bu dünyayı, insanların ve diğer canlıların dayanışma ve ahenk içinde yaşamaları için programlamış.Her canlının ihtiyacını karşılayacak şekilde türlü türlü nimetlerle doldurmuş. Ne var ki, bazı insanların açgözlülüğü ve hırsı başka insanlara, başka canlılara hayat hakkı tanımama gibi bencilliğide beraberinde getirmiş. Dünyanın hem maddî hem manevî havasını değiştirmiş, dünyayı yaratılış gayesinden uzaklaştırmıştır. Haliyle dünyanın ve alemlerin sahibi de dünyanın işlevinin sona erdiğini, içindekilerle birlikte ahiret âlemine boşaltmanın zamanı geldiğini irade ederek, kıyameti koparacak, bu fâni âlemi bâki âleme taşıyacaktır.
Zaman ahir zaman olduğuna ve kıyametin de bir gün mutlaka kopacağına göre, bugünkü gidişata bakıp da “eyvah, her şey bitti, zaman gittikçe kötüye gidiyor, daha da fenalaşacak” diye dünyadan el etek çekip bir köşede ölümü beklemek müslümana yakışmaz. Evet, zaman ahir zaman, kıyamet de yakın, ama bu yakınlık bizim zaman ölçülerimize göre değil. Dünya hayatının, gittikçe kötüye gideceğini düşünmek de doğru değil. İnsanlık tarihi inişli çıkışlı bir seyir izlemektedir. Yeryüzünde zulmün hâkim olduğu, insanlığın dibe vurduğu devirler çok olmuş. Ama her seferinde de bir kahraman çıkıp, insanlığı içinde bulunduğu bataklıktan kurtarmıştır.
Bugün de içinde bulunduğumuz zaman dilimi pek iç açıcı olmayan bir seyir izlemekte. İçeride demokrasi, temel haklar ve liyakat konularında bir tünelden geçilirken, toplumda ahlâk dibe vurma noktasına gelmiş.Dışarıda islâm âlemi tarumar olmuş, dünyanın en korkunç silâhları Müslümanlar üzerinde deneniyor,dünya milletleri kılını bile kıpırdatmıyor. Bir karıncayı bile incitmekten uzak bir inancın mensupları bugün, birbirininkuyusunu kazar hale gelmişiz. Bu kadar menfi durumlar karşısında İslâm’ın ve insanlığın geleceğinden ümidi kesmek, “artık kıyamet alâmetleri belirdi.Bundan sonra insanlığın tekrar huzura kavuşması mümkün değil” diyerek Allah’ın rahmetinden ümidi kesmek demektir. Bu ise büyük günahlardandır. Hâlbuki “Ümmetimden bir taife Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyametin kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır.” (Buhari, 9.125) müjdesi, kıyamete kadar geçerliliğini koruyacaktır.
Evet, baharın ılık esintileri her gün biraz daha yakından hissediliyor. Her an, İslâm âlemi üzerindeki kara bulutların dağılması ve haber verilen baharın, nevruz günlerinin ve özlenen günlerin gelmesi mümkün ve yakındır.
“Unutmayalım ki, gecenin en karanlık zamanı, sabahın en yakın olduğu zamandır.”
Teşekkürler.