Babam öldükten yaklaşık bir ay sonra annem;
“Oğlum ikiniz de buradayken babanın mallarını bölüşün. Ben bir şey istemem. Herkes malını bilsin. Ne yaparsanız yapın? Ben malınıza mülkünüze bakamam” dedi.
Biraderle oturduk, bölüştük kura usulü. Uzak bağ bana düştü. Üç ırgatlık. Yakın bağ da biradere. İki sulu tarlanın biri biradere biri bize. Birbirine yakın iki kayısılığı da birer aldık. Birader İstanbul’a gitti, ben görev icabı Almanya’ya. Yazları gene gelip gidiyoruz tabi.Bu arada bizimkine bakan çeken olmamış. Birader zaten baş üstü bağı satmıştı. Almanya dönüşü dört yıl sonra emekli oldum. Sene iki bin. Bende bir iştah, bir çalışma azmi isteği. Bakmamışlar ya, hanıma çocuklara kızıyorum. Tuttum yakınlardan iki ırgatlık bir bağ daha satın aldım. Nasıl çalışıyoruz ama? Tarladan gelip bağa, bağdan gelip kayısıya koşturuyoruz.
Her şey doğal olsun diyorum. Tarlaya albustan (alyanak) dediğimiz ata tohumu buğday ektirdim traktörü olan bir arkadaşa. Beş buçuk dönüm. Bir bölümü de elmalık bu tarlanın. Seki olarak ayrılıyor. Güzden uzak bağı da yakın bağı da bolca güvercin gübresiyle gübreledim. Hanım karışmıyor pek işlerime de şöyle diyor yüzüme karşı. “Yarın usanırsın da hevesini kırmayayım yap bakalım.”
İlkbahar geldi. Önce bağları budama işiyle başladık. Büyük çocukları götürüyorum yanım sıra. Arkasından bellemesi. O üç ırgatlık dediğim bağı üç kişi (birini parayla tuttum) iki günde zor bitirdik. Yakın bağın bellemesine tek başıma sekiz gün gittim. Bitirdiğimde bağın baş tarafı yeniden otlanmaya başlamıştı. Zamanı gelince ennor (bazı yerlerde en derler. Dip sürgünleri) almaya, kükürt atmaya gidiyoruz. Oğlum dedi ki “baba bir kolda yirmi bir salkım üzüm saydım, maşallah.” “Tabi” dedim. “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.”
Şahin arabamızla gidiyoruz hep yağmurda yaşta. Çamura batıp kaldığımız oluyor yollarda. Arabanın bozulduğu oluyor, bunlar tatlı yorgunluklar. Her işine yalnız gidersem iki üç gün sürüyor. Yardımcım olursa bir günde bitiriyoruz. Çapasını da çektik. Artık bekleyeceğiz. Alaca kükürdü, alaca çapası var daha. Onlar kolay.
Bu arada kayısılar da yüklü. Bir hayli de kayısımız olacak. Bitirgenler var, adi kayısılar var. Temmuz ayı geldiğinde tarlada ekinimiz, kayısılarımız oldu. Üstelik de ramazan ayı oruç tutuyoruz. Annem dedi ki “sabah erken ekinini işle. Sonra da kayısına git serinlikte. Ben öyle yapardım.”
Sahurdan sonra tırpanı alıp ekin işlemeye gidiyorum. Sıcak kızana kadar ne kadar biçersem. Eve gelip biraz dinlendikten sonra kayısı toplamaya. Akşam oluyor. Getirdiğim kayısıları tahta kasalara bölüp evin bahçesine yaptığım basit kükürtleme damına yerleştiriyorum. Kükürdünü yakıyorum. Akşamına kükürtten alıp kurutacağımız evin bir bölümündeki beton dama çıkartıyorum merdivenlerden. Kükürtleme fikrini de annem verdi. “Oğlum kara kurutursanız bir lira eder, kükürtler kurutursanız beş lira. İşçiliği aynı. Çekirdekli kuruyu kimse almıyor.” İyi öyleyse kükürtleyip kurutalım. Gece yarılarına kadar çekirdeklerini çıkartıp yarmaca yapıyoruz. Ama nasıl bir tempo. Bir dakika boşumuz yok.
Ekin işlemem bir hafta sürdü. Harmanı yığdık. Arkadaş yine elekli patosuyla çekti. Tahmini on iki kile kadar buğday çıktı. Arkadaş “Hoca ekin yatmış. Dene tutmamış. Normalde buradan kırk kile buğday çıkması lazımdı” dedi. Neyse samanı da para. Buğdayı öğütüp evimize un yaptık. Samanı, komşu kendi yerini sularken bizimkine su kaçırmış ıslanmış. Hiç para etmedi.
Kayısıları annemin dediği gibi kükürtledik, çekirdeğini çıkardık, kuruttuk. Evimizin boş bir odasına koyduk. Altı yedi çuval oldu kurusu. Bu bizim için büyük bir mebla… Çektiğimiz zahmete bakıp gelinimiz “baba bunların kilosunu on liradan aşağı verme.” Hatta on beş lira iste.” “Keşke, ama vermezler kızım. Bizim emeğimiz ucuz” dedim.
Gelelim üzümlerimize. Annem “oğlum herkes üzümlerini seriyorlar. Siz ne durursunuz? Şaraphaneye vermeyin oğlum. Baban hiç vermedi.” Anne, daha öteki işlerimizi yeni bitirdik. Sıra bağlarda.” “Sermenize ben de geleyim, yardımım olur.” Annemle ayrı evlerde oturuyoruz. Önce yakın bağ. Uzak bağ yüksek olduğu için biraz geç olur.Maşallah oğlanın dediği gibi Allah vermiş. Beş sergi yeri yaptım bağın uzununa doldu. Siyahları serdik. Beyazlar da pekmez olacak. Öteki haftaya da uzak bağın üzümlerini sermeye gittik. Orası daha bir dolu. Bir günde bitiremedik. Annem oturduğu yerde seriyor. Hanım ben ve çocuklar da kovalarla üzümü kesip getiriyoruz.
Kuruması üç dört hafta sürer, havanın durumuna göre. Yakın bağın beyaz üzümlerini kesip getirdik. Garajımıza hususi şırahane yapmıştık. Orada çiğneyip, yola kuracağımız ocaklarda da pekmezi kaynatacağız. Başladık, bir hayli üzüm var. İki gün boyunca kaynattık. Gece yarılarına kadar. Hele ki oduna sıkıntı çekmiyoruz. Ben çocukluğumdan hatırlıyorum babam hususi çalı kesmek için birilerinden iş görme karşılığı alırdı. O zaman bu sulu tarlalarımız yoktu.
Hanım dedi ki “uzak bağın üzümüne ablam gili çağıralım. Yardımları olsun.” Peki dedim. Bacanak steyşın renosuyla, baldız ve iki yetişkin oğluyla Kayseri’den geldiler. Ertesi gün akşama kadar beyazları kestik. On iki kasa renoya, on bir kasa da bizimkine yükledik. Gençler biz yürürüz dediler önden gittiler. Bacanak virajı dönerken kuma kaptırdı, gömüldü. Araba da çekmeyince istop etti çalışmıyor. Ne yaptıysak çalışmadı. Çalışsa bile bulunduğu yerden çıkacağı meçhul. Yükünü boşalttık. Karşıdaki bağda bizim gibi üzüm kesen köylümüze gittim. “Nuri Abi, arabamız kuma gömüldü, çıkmıyor. Bir zahmet motorla çeker misin?” Adam ikiletmedi geldi halat bağlayıp çıkardı. Yeniden yükledik. Eve geldik, ama hiçbirimizde hal kalmadı.
Çiğneme işi bende. İşi bacanak, baldız, bizimki götürüyorlar. Annem de var, baş konuk. İki bilen olunca ortalık karışıyor. Annem diyor “ben şöyle yapardım” baldız “biz şu şekilde yaparız pek iyi olur.” Bizimki pek bilmiyor. Neyse kaynatmanın ikici günü öğleden sonra havada bulutlar belirmeye başladı. Önceden hazırlıklıydık. Ocağın üzerine naylon çadırı çektik. Yağmur yağmasına karşı önlemimizi aldık. Annem,
“Oğlum sergide üzümünüz var.”
“Var anne. Herkesin var.”
“Yağmur yağarsa hep ıslanır. Kötü olur. Bir sene bizim üzümümüz hep çürüdü. Yağmur uylar hava da açmazsa hep çürür oğlum.”
“Ne yapayım ana çürürse çürür? Yapacak bir şey yok.” Annem,
“Var oğlum. Bunlar bekmezi kaynatırken biz gidelim toplayalım.”
“Daha kurumadı ki anne.”
“Ben seçerim kurumayanları, bizim selamlığa sereriz. Orda kurur. Hadi üşenme hemen gidelim.”
Dediği de doğru. Hava öyle bir karardı ki gece gibi oldu, indi inecek. Sağdan soldan gök gürlüyor, şimşekler çakıyor. “İyi gidelim bari” dedim. Uzak bağdan başladık. Koştur koştur. Bir hafta daha dursa iyice kuruyacakmış. Lakin aralarında bir hayli yaş salkımlar var. Evde ne kadar boş kasa varsa götürmüştük. Annem “sen bu dolanları bir götür boşalt gel. Ben kalanları toplayım o zamana kadar.” Öyle yaptık. Dam kapıdan üzümleri selamlığa döküp, birkaç da boş kasa alıp yola çıktım. Annem işi kolaylamış. Bu sefer birlikte geldik. Onları bırakıp yakın bağınkileri de getirdik. Benim parmağımı kıpırdatacak halim kalmadı. Terden bir santim kuru yer kalmamış giysilerimde. Akşam oldu, lakin bulutların hepsi gitti, hava aydınlandı.
Ertesi günü de pekmeze devam edildi. Artık nefes alma zamanı. Birkaç gün ara verildi. Bu arada bir hayli pekmezimiz oldu. Hanım bacısının payını verdi. Onlar giderken götürdüler. Annemin payı, kayınvalideye, büyük oğlana, dayılara, derken evimizde ancak bizim yiyeceğimiz pekmez kaldı. Ortancayla küçük oğlan daha evli değiller. Onlara verilmedi.
Pekmez kaynatmanın sonrası da müşkülatlı olur. Kap kacak yıkanacak, yerlerine yerleşecek. Ortalık temizlenecek. Onlar da bitti çok şükür. Annem,
“Oğlum, kaliforya (Starking) elmaları indiriyor herkes. Sizinkiler daha olmadı mı?”
“Ben gidip bir bakayım” dedim.
Hakikaten olmuşlar. Bir kısmı daha göğ, ama onların olmasını beklersek diğerleri hem dökülür berelenir hem de çok olgunlaşırsa ambarda çabuk keperir. Saat üçten sonra yalnız gittim. Etek dallarından irilerini ayrı boy boy kasalara yerleştirdim. Alıp geldim. Ama daha çok var. Ertesi gün tekrar, ertesi gün yine. Kasalarla garajın köşesine istif ediyorum üst üste. Hele ki bu kasalardan almışım diyorum. Her işe yarıyor. Fakat bir hayli büyük. Elma dolusu yirmi beş kilodan aşağı gelmiyor. Üzüm daha ağır. Taşıması da zor oluyor. Bir kasa en az dört sefer elimden geçiyor. Kaliforyalar, golden elmalar bitti. Arkasından da Amasya elmaları olmaya başladı. Onlar da bir hayli var. Koyacak ne yerimiz ne de kasamız kaldı. Ona da komşu imdada yetişti. “Eğer koyması zor demezseniz bizim evin ambarına koyun” dedi. İç içe birkaç gözden oluşuyor doğal kaya. Oraya dökme yaptık. Dalında bırakamazdık ya. En sona da ayvaları taşıdık.
Bu seneki gibi bir de oturduğumuz evi yaptırırken iki ay kadar böyle sıkı tempoda çalışmıştık. Temelinden başladık ben kazdım, hanım kürekle attı. Yedi yüz kesme taş, beş bin briket, bilmem kaç kamyon kum hep sırtımdan geçmişti. On yıl kadar önce.
Rahmetli Dedem; “mahsulün yetiştirilmesi zor, ama satması hepsinden zor” derdi. “Adam gelir dalga geçer gibi senin on liralık malına elli kuruş verir.” O lafını hiç unutmam. Henüz üzümler kurumadı, ama kayısıları pazara indirmenin zamanı. Fiyat öğreneyim diyerek iki çuvalını arabaya atıp erkenden pazarın yolunu tuttum. Pazarda öyle güzel kükürtlüler, kara kurular var ki hem çok hem de daha güzeller. Bir boş yere de ben koydum çuvalları. Daha ağzını açmadan biri geldi. Bağını çözdüm. Eliyle yokladı.
“Ne istiyorsun?” Hiç yüzüme de bakmıyor. Öteki çuvalın ağzını da açtım. O da kükürtlü sıkma.
“Şuna sekiz, sıkmaya da on lira istiyorum” dedim. Adam güldü, dönüp gitti. Yanıma satıcılardan biri geldi. “Sıkma hiç gitmiyor abi. On lirayı bırak da üç lira veren olursa hemen ver” dedi. “Bunu da yarmaca yapsaydınız daha iyi satılırdı.” Hiç ses etmedim. Bir başka alıcı yine kükürtlü yarmacaya en son iki buçuk lira verdi. “Bu paralara kayısı mı verilir?” dedim aldım geldim eve. Akıbeti, iki sene evde beklettik. Pazardaki fiyat değişmedi. Sonunda bir hısım dört buçuk liraya aldı. “Ben bunu ramazanda bakkalımda satarım” diyerek Ankara’ya götürdü.
Üzümler ancak öteki senenin şubat ayına kuruyabildi selamlıkta. Hanımla annem çalkadılar. Çuvallara doldurduk. Kırkar kilo gelir on çuval oldu hepsi. Alıcıyı eve getirdim. Üç lira otuz beş kuruşa sattık. Tartıp götürdüler.
Elmaları da kilosu otuz beş kuruştan bir seyyar satıcı aldı. “Çocuk daha yeni pazarcılığı başladı öğrensin” diyerek.
Aldığım paraların hepsini topladım. Masraflarımı çıkardım içerisinden. Emeğimi koymazsam başa baş geldi. Yaz boyunca koşturduğumuz bedava. Hanım,
“Çoluk çocuk bol bol yediler işte. Yerinde mi bırakamazdık ya?” dedi.
Ben o senenin kışına belimden rahatsızlandım. İyileşmedi bir türlü. Adım atamaz hale geldim. Emar sonucu doktorun bana söylediği “Hocam sen ne yapmışsın böyle? Belini parçalamışsın. Hem bel fıtığı hem de patlamış. Ameliyat etmemiz lazım.”
Velhasıl ameliyat olduk. Başarılı geçti çok şükür. Yalnız bahçe işleri her ne olursa olsun yasak… Dört buçuk kilodan fazla ağırlık kaldırmak, taşımak yasak… Merdiven çıkmayı, bisiklete binmeyi, yokuş yukarı gitmeyi önermiyoruz. Bolca yürüyüşü ve yüzmeyi öneriyoruz…
O gün bu gündür öyle yapıyorum…