Paylaş: Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp
5 Ekim 2025, 11:15

“Keşke tembel tembel oturup hiçbir şey yapmasaydım o zaman ne büyük saygı duyardım kendime. Tembellik olsa dahi benim de bir vasfım olurdu.” Demiş Dostoyevski. “Birisi kim bu adam diye sorduğunda, tembelin biri cevabını alırdı en azından ve ben bunu duyduğumda mutlu olurdum. Artık benim de bilinen bir özelliğim var diye. İnsanlar hakkında söyleyebileceğim bir sözüm olurdu. Şaka etmiyorum, tembel bir unvan; bir makam hatta koca bir gelecektir” diyerek devam ediyor “Yeraltından Notlar” kitabında. Yüz elli, iki yüz sene öncesi yazmış. Bu özeliğiyle birçok düşünürü etkilemiş, onları var oluş felsefesi üzerinde düşünmeye sevk etmiş. Yine aynı paragrafın devamında, “tanıdığım birisi vardı. Lafitte şarabının uzmanı olmakla övünür; bunu önemli bir özellik sayardı. Bundan dolayı da kendisinin değerli biri olduğundan şüphe duymazdı. Zafer kazanmış insanların o eşsiz mutluluğunu tatmış biri olarak iç huzuruyla öbür dünyaya göçmüştü. Haklıydı tabi. Tembel olabilseydim yanına bir de oburluk ilave ederdim” diye yazmış.

Devam ediyor tabi ilginç görüşleri, tespitleri var yer altından, modern dünyadan. Kendi görüşleridir. Ruh halidir falan filan. Güzel bir kitaptı. Bir çırpıda okuyuverdim. Bunu okuduğum sıralarda da problemleri olan ve bir nevi yardıma muhtaç diye nitelediğimiz bir bayan ile tanışmış olduk. Daha doğrusu ben şahsen tanımam da dayı ve yenge onunla ilgilenmiş. Nasihat etmişler, bir miktar maddi yardım yapmışlar. Velhasıl birkaç senedir görüşürlermiş. Bir defasında da dayı benden rica etti. Bankadan parasını çekip o bayana elden ele ulaştırdım. Dayılar yurt dışında ikamet ediyorlar. Her ikisi de emekli. Yazları üç beş ayı Türkiye’de köylerinde geçiriyorlar. Covide yakalanıp hastaneye düştüklerinde dayıların durumları çok karıştı. Kimseyle hatta benimle bile diyalogları kesilmek zorunda kaldı. Bir aydan fazla hastanede yattı. Uzatmayalım, aklıma bu bayana haber etmek geldi. Aralarında bir sevgi, saygı bağının oluştuğunu biliyordum. Wattsaptan kısa bir mesaj yazdım. Hemen döndü, duymadığını, üzüntülerini belirtti. Arayacağını söyledi. Aramış da nitekim. Fakat cevap alamamış. Bu arada birkaç defa ben bilgi verdim. En son, taburcu olduklarını, durumlarının her geçen gün iyiye gittiğini yazdım. Çok sevindi, memnun olduğunu belirtti. Yine ziyaret etmek istediğini, fakat kendisinin de rahatsız olduğunu söyledi. İyileştiğim zaman ziyaretine mutlaka geleceğim gibi ifadeler kullandı. Mesajlarında dayı ve yengeye övgüler yağdırıyordu. İyi insan oluşlarından, yardım severliklerinden falan. Ben de gelmek istediği zaman bana haber etmesini, benim de onu getirebileceğimi söyledim. Sırf, yardımım olsun diye. Kendisiyle yüz yüze tanışmak ve birkaç kitabımı ulaştırmak için bana çalıştığı iş yerini tarif etti. Oraya gittim. On beş yirmi dakika kadar (Bir kahve içimi) konuştuk. Kendisini görmek ve yüz yüze tanışmak bu vesileyle oldu. Bir gün sonra telefonla aradı beni. Çok uzun konuştu. Dört saat kadar. Hayat hikâyesini anlattı bana. Güzel konuşuyor, anlıyor ve kendini ifade edebiliyordu.

Çok ilginç. Anlattığına göre on yedi yaşında ailesi sırf okutmamak için evlendirmişler. Altı yedi sene kocasından şiddet görmüş, bir çocuğuyla kocasından boşanmış. Ailesinin yanına köylerine gidememiş. Gitse yine evlendirirlermiş. Onlardan ayrı ilçeye gelip bir ev tutup, değişik işlerde çalışmaya başlamış. Bu arada birileriyle kendi isteğiyle nişanlanmış, evlenmek istiyormuş, ama bir olumsuz halini gördüğü nişanlısından evlenmekten vaz geçmiş. Son işinden de iki gün önce ayrılmış. Başka yerlerle iş konusunda görüşmeler yaptığını söylüyor. Bir bayan için zor bir durum. Bilhassa, otuz beş yaşında güzel ve boş bir bayan için. Çok stresli olduğunu, her dakika bahsetmeden duramıyor. Bazen kahkahalarla gülüyor, bazen ufacık bir duygusal söz onu ağlatmaya yetiyor. Kınamıyorum, kızmıyorum da. Nasıl yardım edebileceğimin yollarını arayıp duruyorum? İnsanlara güvenini yitirmiş olduğunu söylemekle birlikte, biraz tatlı dil, müsamaha ve teselli vari söz edenlere karşı da yelkenleri indiriveriyor. İnanıyor yani. Lakin ilerleyen zamanlarda konuşmalar arasında ya da davranışlarında ufak bir şeye takılıp, sayıp döküyor. Kırıyor, kırılıyor. Muhatabının daha çok erkekler olduğunu gözledim. Sonra da şikâyetler ve serzenişler…

İlerleyen birkaç gün içerisinde de getir-götür olayı gerçekleşti. Arabamla getirdim, sohbetlerinde bulundum. Yine çok geç olmayan bir saatte evine götürdüm.

Daha hiçbir acı tatmadan, açlık görmeden, yoklukla imtihan edilmeden, kendilerini çok şey görmüş geçirmiş sayarak kendini başköşeye oturtup, başkalarına ders vererek, hayatlarına acımasızca dil uzatanlar var. Ben “herkesin bir derdi var, durur içerisinde” diyenlerdenim. Kimsenin ne derdine ne de keyfine dil uzatmam. Nasihat edenlere, akıl verenlere gelince; onların bir gün bile dayanamayacakları acıları ömür boyu çekenler var. Bu insanların başlarına gelenlerin onda biri bile onların başına gelmiş olsa “büyük derdim var” diye isyan etmeleri içten bile değil. Ama acıları yaşayanlar “buna da şükür daha beterleri var” derler sabrederler.

İnsan yanmadığı ateşin acısı bilemezmiş. Kınadığı, büyük konuştuğu her ne ise o da başına gelmeden ölmezmiş. İşlediği kendi kocaman günahlarını çuvala basıp, başkalarının küçücük yanlışlarını duvara asanlar var. İşi gücü gıybet olanlar, açık aramayı meslek haline getirenler var.

Bizler insanlar incinmesin, kimse rahatsız olmasın diyerek kelebekler gibi sessizce kanat çırparken; çevremizde gösterdiğimiz bu özene sağır ve kör kalan insanlar var. Onlar bizleri kırar, incitir üzerimize basarak geçerler. Sorarım ki; onlardaki nasıl bir vicdandır? Söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan, içinden geldiği gibi değil de işine geldiği gibi konuşan, bencillikte sınır tanımayan insanlar var ya; işte benim onlara zerre kadar tahammülüm yok…

Hasbelkader birilerine iyilik yapmışsam, elbette ki karşılığını beklemem. Lakin en azından insan, iyilik yaptığına pişman olmak istemiyor. Bir teşekkür bekliyor. Birine saygı göstermişsen, senin sırtına basıp yükselmek istiyor. Bilmez ki o insan dik durarak seni sırtından atmasını da bilir. Adaletten bahsedip de haksızlık yapanların en iyi yaptıkları iş bu olsa gerek. Söylediği başka yaptığı daha başka… Üstelik çok konuşanın çok şey bildiği düşünülemez. Az konuşanın da bir şey bilmediği. Bildiklerini anlat ama kimseye akıl vermeye kalkma. Konuşulanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma. Her kim olursa olsun bir insanı küçümseme, hakir görme. Bu akılsızlık olur. Herkesi kendine eşit gör. Büyük de görme. Çünkü bu da korkaklığa yol açar. Mevlâna, “cesaret akıldan gelirse cesarettir. Bilgisizlikten gelirse cehalettir” demiş.

Gelelim bu kızımıza; yardıma muhtaç hali var. Maddi ve daha çok da manevi. Kısacası her türlü yardıma muhtaç. Tek başına. Çocuğunu almışlar elinden bakamaz diye. Şimdi on beş yaşında. Ailesi sahip çıkmıyor, iş bulmakta zorlanıyor. Çalıştığı iş yerlerinin patronlarından ya da çalışanlarından taciz edenler, laf sokuşturanlar olmuş. Aile sıcaklığından tutun da tatlı bir söze kadar her şeye ihtiyaç duyuyor. Ben bu kızımıza Uğur Gökbulut’un bir yazısıyla seslenmek istiyorum. Elimden başka bir şey gelmez.

“İnsanlar seni birçok kez yüzüstü bıraksalar da sen onlar için parçalanmaya devam ediyorsun ya; yapma… Belki bir gün değişir umuduyla anlamsız iyimserlik içine giriyorsun ve kötülüğünü ispat etmişlerin üzerine güzel hayaller kuruyorsun ya; yapma… Canının kıymetini bilmiyorsun. Herkesi kendin gibi zannediyorsun, kendinden çok onlara öncelik veriyorsun ve her gece dertlerini içine atıp bir köşeye susarak çekiliyorsun ya; yapma…

Unutma ki; senin önce kendine ihtiyacın var.”

Sadece sevişmek ya da gezip tozmak maksadıyla birbirlerini sevenlere göre yalnızlığımızla gurur duyalım. Çünkü onurlu bir yalnızlık, kirlenmiş çıkar ilişkilerine dayanan beraberliklerden çok daha iyidir. Zamanımızda pek çoğalan bu tür beraberliklerin sonu hüsran ve felaketlerle sonuçlanmakta. Gün geçmiyor ki böyle bir cinayet haberi duymayalım. “Yirmi bir yaşındaki genç kız sevgilisiyle birlikte tatile gittiği otel odasında ölü bulundu. Ya da penceresinden aşağı atılarak öldürüldü.” Sonu felaket… İçimiz, dışımız yangın yeri. İyi niyetlerimizin kötüye kullanıldığı, umutlarımızın kırıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Sadece sevmediklerimizle değil, sevdiklerimizle de imtihan ediliyoruz. Çünkü güçlü insan olmanın, iyi niyetli olmanın, insanca yaşamanın sorumluluğu ağır. Fazlasıyla yoruyor; başkalarını kırmayalım derken kendimiz kırılıyoruz.

Evler büyüdükçe aileler küçüldü. İmkânlar arttıkça insaflar azaldı, vicdanlar köreldi. Uzaklar yakın oldu, ulaşım araçları çoğaldı, ama komşular uzaklaştı. Haberleşme araçları çoğaldı lakin muhabbet azaldı. Bilgi arttı, birbirine güven azaldı. Kısacası; Biz’ler azaldı, Ben’ler çoğaldı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir